Helenistik dönemin ikinci büyük ve önemli olan okuludur. Stoacılık da diğer öne çıkan okullar gibi daha çok etik görüşleriyle seçkinleşmişlerdir. Başlangıçta Kiniklerden etkilenen özellikle onların aldırmazlık etiğinin tesiri altında kalan Stoacı Okul, Kiniklerin Anarşist yaklaşımından bir ölçüde uzaklaşarak Kinik bilgenin bağımsızlığını politik ve sosyal yaşamın katı gerçekleriyle uzlaştırma çabası içinde olmuştur. Felsefesini dönemin diğer okulları gibi aralarında organik bir bağ bulunduğuna inanılan üç disiplinden oluştururken, sistemini mantık, fizik ve etik şeklinde düzenleyen Stoacı Okul’un temel kavramları logos (akıl) ve phusistan (doğa) oluşur. Stoacı Okul, felsefenin kendi bakış açılarıyla temel disiplin ya da yönlerini, doğa bir bütün olarak logos tarafından düzenlenip şekillendiği için birleştirmeye çalışmıştır.
Stoacılar mantık konusuna, İlkçağda, Aristoteles’ten sonra en
fazla katkıda bulunmuş filozoflardır. Mantığı Aristoteles gibi bir araç olarak
yorumlayan ve rasyonel söylemin bilimi olarak tanımlayan Stoacılar, bu bilimi
retorik ve diyalektik olarak iki alana bölmüşlerdir. Onlar, diyalektik
konusunda, Aristoteles’ten ayrılıp Platon’a yaklaşırken, kanıtlayıcı bir bilim,
şeylerin gerçek doğasını konu alan bir disiplin olarak gördükleri diyalektiğin
karşısına, pratik bir disiplin olarak, dil ve akıl yürütmenin kendisinin iki
temel özelliği ya da görünümü olduğu retoriğe geçirmişlerdir.
Stoacılar diyalektik söz konusu olduğunda ilk yeri, izlenim,
dil ve düşünce konusuna ayırmışlardır. Onlara göre, dil ve düşünce insanda a
priori olan, doğuştan getirilmiş öğe ya da kapasiteler değillerdir. Konuşma ve
düşünme yeteneği, insanda uzun bir dönemin ardından gelişen bir şeydir. İnsan
zihni, doğuşta bir tabula rasa, baskı için iyi hazırlanmış ya da düzenlenmiş
boş bir sayfa gibidir. Stoacıların ampirisizmi de bu anlamda, insan zihninin
doğuşta boş bir levha olduğunu öne süren Locke’un ampirisizmini öncelemektedir.
Boş sayfa üzerine düşen ya da basılan ilk işaret duyu algısının bir sonucudur.
İnsanın dışındaki nesneler duyu organlarını etkiler ve zihinde bir izlenimin
doğmasına neden olurlar. İzlenimler bilişsel olursa yani onlar insanın
dışındaki bir nesnenin sonucu oldukları bilincini doğurup, zihnin onayını
sağladıkları ve dolayısıyla, kalıcı ve sürekli olup, bellek-imgelerine yol
açtıkları takdirde, ortaya algı dediğimiz zihinsel edim çıkar. İzlenimlerin
tekrarı ve zihinde meydana getirdikleri imge ve kayıtlar, genel kavramların
doğuşuna yol açar. Stoacılara göre, genel kavramların temeli deneyime
dayanmakla birlikte, ölüm, zaman ve mekan benzeri kavramlar; benzerlik, analoji
kurma, bir araya getirme, karşılaştırma türünde zihinsel işlemlerle
oluşturulur. Zihnin genel kavramlar oluşturma kapasitesi doğuştandır fakat bu
kapasitenin gerçekleşmesi için deneyime, dış dünyaya ilişkin deneyime ihtiyaç
vardır.
Stoacılara göre izlenim ve imgelerden, ortak deneyimlere dayandıkları takdirde, kendilerine ortak fikirler adı verilen genel ideler oluşturulur. Tüm insanlarda aynı olan bu genel ideler yanlış olamazlar. Şu halde zihinde oluşan her tür malzemenin, tüm bilginin temelinde izlenimler ve dolayısıyla duyu algısı vardır. Zihin, izlenimlerden hareketle, genel ideler, kavramlar ve dolayısıyla tümel yargılar oluşturabilir. Zihindeki, tüm evrene yayılmış olan evrensel akıl ya da logosla bir ve aynı olan, bu düşünme ve konuşma yeteneği ya da fakültesine akıl adı verilir. İnsan zihni, kendisindeki akılla evrensel akıl özleri itibariyle bir ve aynı olduğu için dünya düzenini kavrayabilmektedir. Evrende rasyonel bir düzen bulunduğu için aynı rasyonaliteden pay alan insan zihni, bu yapıyı ve düzeni anlayıp onun nesnel bilgisine ulaşabilmektedir.
Ahmet Cevizci - Felsefe Tarihi notlarından, Zeki Çelik
Yorumlar
Yorum Gönder